17 Eyl 2016

İçimizdeki ben

   Herkese kocaman bir merhaba! Keyifleriniz nasıl? Eylül ayınız nasıl geçiyor? Umarım çok güzel bir eylül ayı ve çok güzel bir bayram geçirmişsinizdir ve mutlusunuzdur.

   Size çok güzel bir haberle geldim.Bundan önceki yazımda çok değer verdiğim birini istemeden kırdığımdan bahsetmiştim ve benimle konuşmadığından. Onunla barıştık ve o kadar mutluyum ki! Eğer bir şeyi gerçekten istiyorsanız sakın adım atmaktan korkmayın, insanları dinlemeyin. Çünkü bu sizin hayatınız! :)

   Bugünkü yazımı yine fasulye ayıklarken düşündüm. Fasulye ayıklamak bende nasıl bir etki yaratıyorsa artık düşünceler dünyasına doğru adım atıyorum. Hazırsanız yazıma başlıyorum.

   Son zamanlarda gerek sosyal medyada gerek çevremde çokça duyduğum bir konuya değineceğim: "güçlü insan". Güçlü insan tanımınız nedir? Güçlü insan olmak neden bu kadar önemli size göre? Kendinizi güçlü görüyor musunuz ya da hissediyor musunuz? Düşüncelerinizi bekliyorum. :)

   Bana göre güçlü insan, kendini bilen insandır. Zayıf yönlerinin farkında olan ve bu zayıf yönlerinin onu güçlendirmesine olanak sağlayan insandır. İyi olduğu, güçlü olduğu yönlerini kuvvetlendiren insandır. Yıkıldığı zaman yaşadıklarından ders alıp daha sağlam bir şekilde ayağa kalkan insandır güçlü insan. Ama insanlar hep zayıf yönlerini iyileştirmeye çalışmaktan, oraya takılmaktan güçlü olduğu yönlerine gereken önemi vermiyor ya da fark edemiyor. Her insanın zayıf olduğu konular vardır ki bu gayet normal bir şey. Çünkü insanız ve bizi biz yapan en önemli şeylerden biri bu zayıf yanlarımız. Ama önemli olan onları nasıl gördüğümüz, nasıl kabullendiğimiz.

   Bazen hayat bize zorlu şartlar sunar. Böyle durumda ya bu şartları kabullenip yenmek için savaş veririz ki bu cesaret gerektirir ya da bu şartları kabullenmeyip bizi yenmesine izin veririz ki bu da korkudur. Güçlü insan içinde o cesareti bulup çıkarandır işte. Örneğin iki çocuk düşünelim, ikisinin de annesi yok. Biri sürekli benim annem yok diye sızlanıp dursun. Diğeri de annem yok ama benim babam var, akrabalarım var, arkadaşlarım var diye düşünsün. İlki bu duruma takılı kaldığı sürece nelere sahip olduğunu göremez ve kendini ileri taşıyamaz. Ama ikinci çocuk kendini bildiği ve zayıf yönünü görüp kabullendiği için ileriye gidebilir çünkü içinde o ışık var daha doğrusu o ışığı görebiliyor. Tabi bu zayıf yönler daha basit şeyler de olabilir, ben biraz uç bir örnek verdim sanırım.

   İşte güçlü olmak bu yüzden önemli, içindeki o ışığı bulabilmek, kendini bilebilmek için. Hepimizin içinde o ışık var, oralarda bir yerde bizi bekliyor. Doğru şekilde, doğru yere bakabilirseniz o ışığı bulabilirsiniz hatta belki de buldunuz. O zaman sizden mutlusu yok işte.

   O ışık sizi hiç bırakmasın. Sevgiyle, mutlulukla ve umutla kalın. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Güç içinizde! :) 

7 Eyl 2016

İlk önce düşün!

   Herkese yeniden merhaba! Yine uzun bir süre ortalıkta yoktum. Ama bu sefer geçerli nedenlerim var. Onları anlatmaya başlamadan önce sizler nasılsınız? Umarım yeni başlayan bir mevsimle birlikte kendinizi yenilemiş ve umutlu bir sonbahar bekliyorsunuzdur. Sonbahar her zaman hüzün mevsimi olmak zorunda değil! :)

   Evet yokken neler yaptım, onlardan bahsedeyim birazcık. İlk olarak bildiğiniz üzere tatildeydim. Çok güzel bir tatildi; biraz olaylı, tatsız yanları vardı ama genel olarak çok güzel geçti. Kendime geldim yahu! :) Ne kadar ihtiyacım varmış meğersem tatile. Tatiller ne kadar önemliymiş bunu, bu sene çok iyi anladım. Tatilimin güzel geçme nedeni ise tabi ki DANS! Küçüklüğümden beri hayalim dans etmekti. Üniversiteye geçeyim direkt dansa başlayacağım derdim kendime. 2 yıldır üniversitedeyim ama bir türlü başlama fırsatım olmadı, kısmet bu yazaymış. Bundan sonra bırakmak istemiyorum da bakalım ne olacak.
         


   Tatilden döndükten sonra bir süre işlerim vardı sonra da sağlık sıkıntılarından dolayı yazamadım. Aklımda kaç tane yazı birikti ama bir türlü oturup başlayamadım. Ama şimdi daha iyiyim merak etmeyin. :) Stres, üzüntü çok etkiliyor insanı. Olabildiğince bunlardan uzak durmak lazım da işte o kadar kolay olmuyor o iş.

     Tatille ilgili daha sonra belki daha detaylı bir yazı yazarım. Gerçi şimdi bile baya şey yazdım ama siz sıkılmamışsınızdır benden ya. :) Sizin tatiliniz nasıl geçti, nasıl bir yazı geride bıraktınız? Eğer paylaşmak isterseniz çok mutlu olurum. :)

   Evet gelelim bugünkü konumuza. Bugünkü konumuzu seçme nedenim bu aralar çok sık başıma gelmesi ve cidden benim açımdan büyük sıkıntılar yaratması. Belki sizlerden gelecek önerilerle bunun üstesinden gelirim. :) O yüzden lütfen görüşlerinizi düşüncelerinizi benimle paylaşın. Hepsi çok değerli benim için.

   Konuşmadan önce iki kere düşünür müsünüz yoksa pat diye söyler misiniz her şeyi? Ben ne yazık ki pat diye söyleyenlerdenim. Bazen düşündüğüm, hissettiğim bir şeyi o kadar yanlış bir şekilde dile getiriyorum ki karşımdakini kırıyorum, üzüyorum. Büyük bir sıkıntı yaratıyor bu bende. Beni tanıyan, bilen insanlar buna alışkın oldukları için kötüye yormuyor ama beni yeni tanıyan insanlarda ilişkinin bitmesine kadar varabiliyor olay. Bir örnekle açıklasam daha iyi olur sanırım durumu.
             


   Geçen gün halamlar bize gelmişti. Benim de o gün pek keyfim yoktu, odamdaydım. Telefonda bir arkadaşımla konuşurken halam geldi odaya ve aramızda şöyle bir diyalog geçti:

-Bugün de sohbetine doyum olmuyor. Bir daha hala gel dersin.
-Ben mi çağırdım sizi?
-Aa, öyle mi? Tamam, bir daha gelmeyiz biz de. (Tabi gülerek söylüyor :)
-Ya ben öyle demek istemedim. Bugün ben çağırmadım sizi, babam çağırdı ya ondan dedim öyle yoksa başımın üstünde yeriniz var. 


Bu konuşmanın üstüne telefondaki arkadaşım da "Cansu o öyle mi söylenir. Aklına geleni söyleyen küçük çocuklar gibisin."dedi. Aslında ben öyle düşünmedim ama ağzımdan öyle çıktı, kendimi yanlış ifade ettim. Halam beni tanıdığı için gülerek karşılık verdi, üstünde durmadı. Kötü bir anlamda söylemediğimi biliyordu. Ama benzer bir olay birkaç gün önce de yaşandı. Çok değer verdiğim, benim için önemli olan birine de bu şekilde yaklaştım. Sana kırıldım demek isterken sana güvenmiyorum manasına gelen bir şey söyledim ve onu çok kırdım, üzdüm. O benim bu özelliğimi bilmediği için sonuç benim açımdan felaket oldu. Şu an konuşmuyoruz ve belki de hiç konuşmayacağız. (Umarım bu olmaz.)

   Bir şey söylemeden önce bir kere daha düşünmek önemli ya da aklınızdakileri tam olarak söylemek. Ben sanki karşımdaki aklımı okuyabiliyormuş gibi davrandığım için hep düşüncelerimin yarısını anlatıyorum bu da sorun yaratıyor. Artık bu konuda daha dikkatli olmam gerektiğini fark ettim. Tabi bunu hemen kontrol altına almam çok zor ama başaracağım. Tabi yardımlarınızı bekliyorum. :)

   Siz nasılsınız bu konuda? Benim gibi pat diye söyleyenler bu özelliğiniz sizde de sıkıntılar yaratıyor mu? Ya da eskiden böyle olup bunu aşanlar veya hep söylediklerini iki kere düşünenler bize yol gösterir misiniz?

   Şimdilik benden bu kadar! Kendinize çok cici bakın. Kötülükler, üzüntüler sizden uzak kalsın. Mutluluk, sevgi, umut hep sizinle olsun. Hoşça kalın! :)

2 Ağu 2016

Küçük bir raslantı üzerine

   Herkese kocaman bir merhaba! Yine bir süredir ayrı kaldık sizlerle. Çünkü şu an tatildeyim ve yazı yazacak, okuyacak zamanı bulamıyorum. Bugün kaç gündür aklımda olan konuyu yazmam gerektiğini fark ettim ve zor da olsa bir zaman dilimi yarattım kendime. Ve karşınızdayım. 

   Yazıya başlamadan önce birkaç bir şey söylemek istiyorum. Umarım günleriniz güzel geçiyordur. Zor günler geçiriyor olsak da moralimizi yüksek tutmamız gerekiyor. Biraz kafamızı dağıtmak için hadi başlayalım yazımıza! 

   Tesadüflere inanır mısınız? Yoksa hiçbir şeyin tesadüfen olmadığını savunanlardan mısınız? Ben tesadüflere inanmam. Karşılaştığımız her insanın, yaşadığımız her olayın bir nedeni olduğunu düşünürüm. Belki bu çok hastalıklı bir durum ama elimde değil, bunu değiştiremiyorum. Çok benzer olaylar yaşadığım biriyle karşılaşmanın tesadüf olduğuna inanamıyorum bir türlü. Birbirimize destek olmamız gerektiğini ya da hayatımızda bir şeyleri değiştireceğimize inanıyorum ya da inanmak istiyorum. Ama bu durum insanda gereksiz bir sorumluluk, bir yük yaratıyor. Karşı taraf bu şekilde düşünmüyorsa bu, çok büyük bir sorun oluşturuyor. O yüzden çok dikkatli olmam lazım ama ben hiçbir zaman bu konuda dikkatli olamıyorum. Belki de bu yüzden kaybediyorum.

   Örneğin, birkaç gün önce biriyle tanıştım. Tesadüf olamayacak kadar çok benzerlikler var aramızda. Yaşadığımız olaylar, hayatımızdaki kişiler vs. Başka bir insan olsa bunlara takılıp kalmaz belki ama ben normal biri olmadığım için bunları düşünüyorum ve sanki karşılaşmamız gerekiyormuş gibi hissediyorum, tesadüfen denk gelmediğimizi. Belki bir süre sonra tam tersi şeyler söyleyeceğim ama şu an durum böyle. Umarım bunun sonu kötü olmaz. Tabi burada anlattığım şey illa ki sevgili olarak değil. Arkadaş olarak, tanıdık biri olarak hayatıma giren insanlarda da bu durum geçerli. Yani uzun lafın kısası, takıntılı bir insanım. :) 

   Peki sizin de böyle şeyler yaşadığınız anlar var mı yoksa bu bana has bir durum mu? Siz böyle anlarda neler hissedersiniz? Neler geçirirsiniz aklınızdan? Düşüncelerinizi, hislerinizi benimle paylaşırsanız çok sevinirim. Belki sayenizde bu yönümü törpüleyebilirim. :) 

   Hepinize kocaman sevgilerimi gönderiyorum. Bir sonraki yazıma kadar kendinize dikkat edin. Hoşça, sağlıkla, mutlulukla, sevgiyle ve en önemlisi umutla kalın. 

12 Tem 2016

İlk mim, ilk heyecan

   Herkese kocaman bir merhaba! Sevgili Aytül Örcün'ün mim davetini bir türlü yazamadım. Yaşanan kötü olaylar, bayram derken kaynadı. Artık yazmanın zamanı geldi.

   Yazıma başlamadan önce küçücük bir şey söylemek istiyorum. Son zamanlarda içinde bulunduğum karamsar ruh halinden yavaş yavaş kurtuluyorum. Hatta son zamanlarda çok iyiyim! Aklımda da yazmak için bir sürü güzel konu var! Ama öncelik tabi ki mim! Hadi o zaman başlayalım! :)

   Her çocuğun masal ve hikaye anlatıcısı vardır elbet. Hatta bazı şanslı çocukların birden fazladır bu anlatıcılar. Babaannem ve dedemle aynı evde büyüdüğüm için sürekli onların anlattığı hikayelerle büyüdüm. Giderdim yanlarına, anlatın derdim. Şu şu nasıl oldu, şu zamanlar nasıldı diye. Belki bu yüzdendir eskileri sevmem. Kim bilir.

   Gündüz yaşanmış hikayeleri dinleyen küçük Cansu, uykusu gelince babası tarafından uykuya yatırılırdı. Babası yatağın ucuna oturur, masal anlatırdı. Ama hiçbir zaman anlattığı masallar birbirini tutmazdı. Hatta klasik masallardan olan "Kırmızı Başlıklı Kız", "Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler" gibi masallar hiçbir zaman olduğu gibi anlatılmazdı. Her gün farklı bir versiyonunu dinlerdim. Babam uydururdu bir şeyler. Ama uydurmasını da ben isterdim. "Baba, bana uydurduğun bir masal anlatsana." Daha o yaşlardan bile belliymiş yaratıcılığa ne kadar önem verdiğim.

   Okuma yazma öğrendiğim ilk zamanlar, okumayı hiç sevmezdim. Sadece masalları okumayı çok severdim. Bir sürü masal okumuşumdur ama en sevdiğim "Güzel ve Çirkin"dir. Güzel'in gül bahçesinden bir türlü gül seçemeyip en sonda solmuş bir gül getirmesi beni her zaman düşündürmüş ve etkilemiştir. Belki de insanları çok fazla yargılamama özelliğim, empati yapabilme yeteneğim buradan gelmiştir, kim bilir.
          


   Etkilendiğim bir başka karakter ise Pollyanna'dır. En kötü zamanlarımda bile çoğunlukla iyimser kalabilmeyi, gülebilmeyi başarabilmişimdir. (İstisnalar tabi ki kaideyi bozmaz. :) Gözlerimin içine kadar güldüğüm söylenir hep. Hatta gözlerindeki gülümseme hiç solmasın derler bana. Ama bilmezler ki o gülüşler ne acı saklıyor gerisinde. Bilmesinler de zaten bana kalsın. :)
            


   Bu iki karakter bana her zaman şunu öğretti: "İçinde bulunduğun durum ne olursa olsun yüzündeki gülümseme solmasın çünkü görünen her zaman doğru değildir." Her zaman bunlara uygun davranamasam da bana güçlü olmayı öğrettiler. Her zaman yanımda olan görünmez kahramanlar.
   Son olarak size ninnimden bahsetmek istiyorum. Babam masal anlatmadığı gecelerde bana bu şarkıyı açarmış ve ben de şıp diye uyurmuşum. (Şarkı için tıktık) Normalde en ufak bir sese bile tepki veren, birazcık yüksek seste limon yemişçesine yüzünü buruşturan ben bu şarkıda süt dökmüş kedi gibi oluyormuşum. Şarkının hikmeti işte.

   Siz şarkıyı keyifle dinlerken ben sözlerimi burada noktalıyorum. Çok keyifli bir mim oldu benim için. Umarım siz de okurken keyif almışsınızdır. Şimdilik benden bu kadar. Sevgiyle, mutlulukla, sağlıkla kalın.

(Bu yazıyı okuyan ve bu mimi yapmayan herkesi mim için davet ediyorum.)

28 Haz 2016

Şimdi ne yapacağım?

   Herkese benden kocaman bir merhaba! Uzun zamandır yazamadım, bloglarınıza gelemedim. Biliyorsunuz sınavlarım vardı sonrasında da kendimi pek iyi hissetmediğim için yazamadım. Yazmayı denedim kaç kere ama hiçbirini tamamlayamadım, tatmin olmadım. Zoraki yazdığım belli olduğu için içime sinmedi, sessiz kalmayı tercih ettim. Ama şimdi iyiyim, iyi olmaya çalışıyorum.

   Yazıma başlamadan önce teşekkür etmem gerekenler var. İlk olarak beni mime davet ettiği için Sevgili Aytül Örcün'e çok teşekkür ederim. En kısa zamanda yazacağım. (Yazısına buradan ulaşabilirsiniz.) Bir diğer teşekkürüm ise Sevgili Deeptone'a. Okunası bloglarda bana yer verdiği için çok teşekkür ederim. Böyle bir zamanda bu yazıyı görmek beni mutlu etti. (Eğer okumadıysanız ve diğer bloglara göz atmak isterseniz yazısına buradan ulaşabilirsiniz.)

   Şimdi size son zamanlarda yeniden anladığım, yeniden keşfettiğim bir konuyla ilgili yazmak istiyorum. Ama yazıya başlamadan önce yine küçük bir şey sormak istiyorum size. Hayatta kendi inandığınız doğrulara göre mi hareket edersiniz yoksa başkalarının doğrularına göre mi?

   Soruyu böyle sorduğum zaman birçoğunuz, ben dahil, "Tabi ki kendi doğrularımla hareket ederim. Bu benim hayatım." gibi cevaplar verirsiniz. Doğru olan ve verilmesi gereken cevap da zaten budur. Çünkü hepimiz bir bireyiz ve kendi hayatımızın rotasını bizden başka belirleyecek kimse olmamalı. Hayatımızın kaptanı bizleriz. Ama bazen çoğunluğun söyledikleri ile bizim doğrularımız çelişebilir ve kendi içimizde bir karmaşaya düşebiliriz. Kafamızın karışması çok normal, kendimizi, doğrularımızı, hislerimizi sorgulamamız.

   Bu durumda asıl sormamız gereken sorular ise "Kendimden emin miyim?" ve "Çoğunluk her zaman haklı mıdır?". Eğer kendinizden eminseniz ve hislerinize inanıyorsanız doğru bildiklerinizden vazgeçmeyin. Çoğunluğun söylediği her zaman doğru olmayabilir. Bunun çok örneğini gördüm, görmeye de devam ediyorum. Eminim ki siz de birçok kez böyle bir durumla karşılaşmışsınızdır. Yapılan araştırmalarla insanların farklı olmamak, dışlanmamak için çoğunluğun fikrini benimsediği ortaya çıktı. Belki de o çoğunluk sırf farklı olmamak için kendi fikrini savunmuyor, nereden bilebiliriz? 


   Bazen sizi seven insanlar sizi korumak adına sizi üzecek, yıpratacak şeyler söyleyebilir. Sizin kararlarınızla çelişen sözler söyleyebilir. Belki haklı olabilirler belki de siz haklısınızdır ama bunu yaşamadan bilemezsiniz. Kendinizden eminseniz hiçbirine kulak asmayın. Bu yüzden mutluluğunuzu, üzüntünüzü paylaştığınız insanlara dikkat edin. Birilerinin üzülmenizi istememesi çok güzel bir şey ama belki de onun dedikleri sizi daha çok üzecek. Onun dediği gibi davranmak sizi daha çok yıpratacak. Unutmayın kendinizi en iyi siz tanıyorsunuz. Eğer bu durum ikili ilişkilerde söz konusuysa, çevrenizdekiler karşınızdaki için sizden farklı şeyler düşünüp söylüyorsa unutmayın, karşınızdakini de en iyi siz tanırsınız; ilişkinizi, iletişiminizi en iyi siz bilirsiniz. 

   Bazen çoğunluğun dediğini yapmak gerekebilir. Ama buna karar verecek olan sizsiniz. Biraz kendinizi dinleyip, hislerinize bakıp ne istediğinize karar verin. Eğer kendi düşüncelerinizin peşinden gitmek istiyorsanız durmayın, devam edin. Cesaretinizi kaybetmeyin. Çünkü hangi tarafın haklı olduğunu bilemeyiz. Haksız olan siz olsanız bile en azından denemiş olursunuz. Bence bu bile büyük bir kazanç sağlar insana.

   Her zaman doğru kararlar veremeyiz, doğru yollar seçemeyiz. Umarım verdiğiniz kararlar, gittiğiniz yollar hep doğru olur, olmasa bile en az zararla kurtulursunuz. Kendinizi dinlemeyi unutmayın. Hisleriniz size çoğu zaman yardımcı olur tabi onları anlayabilirseniz. Bir sonraki yazıma kadar hoşça, sağlıkla, sevgiyle kalın! Arayı fazla uzatmamak üzere. :)


28 May 2016

Küçük deli kızın dünyası: Kurall'ın kaleminden

                Mini mini bir kuş donmuştu.
              Pencereme konmuştu.
              Aldım onu içeriye.
              Cik cik cik cik ötsün diye.
              Pır pır ederken canlandı.
              Ellerim bak boş kaldı. 

   Herkese kocaman bir MERHABA! Keyfiniz umarım yerindedir. Ben çok mutluyum çünkü uçup giden kuşumuz gitmeden önce bana bir haber verdi! Bugün bana bir misafir gelecekmiş. Ben de bir telaşlandım. Çayın yanına pasta, börek. çörek, kek, kurabiye hazırlamam lazım! (Tabi sadece kek ve kurabiye yapabiliyorum. :) Bu halimi gören kuş bana demesin mi "Evine değil, bloguna geliyor misafir." diye. Daha da bir heyecanladım. Çünkü yazılarını severek okuduğum "kurall" geliyormuş. Neyse efendim sözü fazla uzatmadan sizleri kurall ile başbaşa bırakıyorum!
     
                       


                            Küçük deli kızın dünyası

              Oysa aptal olan benmişim, aşık olanda. Küçücük yüreğime sığdırmaya çalışmışım seni...

          ''Ağlama'' diyor hep yanı başımda duran koca kahverengi ayıcığım, ''ağlama''. ''Sen daha toysun ve hayat denilen o engebeli, inişli çıkışlı, tozlu topraklı kimi zamandan papatyalarla örtülü yollarda çok düş kuracaksın unutma'' diyor. Sonra dolabımın içinden çıkıyor kırmızı koca burunlu bi palyaço ve ''hadi çıkalım'' diyor. ''Daha yaşanacak güzel bi gün varken neden bu yas havasına bürünmüş odada tıkılıp kalıyoruz''.  ''Tamam'' diyorum. Ayıcığım ve palyaçoyla dışarıda bizi bekleyen bal kabağından arabaya binip yola düşüyoruz. Şaşırmıyorum artık kendime.

           Bi an ''dur! dur!'' diyorum palyaçoya.  Duruyor ve iniyorum arabadan hızla. Sonra dışarıyı seyrederken gördüğüm seyyar nayloncuya koşuyorum. İlk baktığım anda gözüme ilişen mavi renkli huniyi alıyorum elime ve doğruca asıl ait olduğu yere, başımın üstüne koyuyorum. Kandırmıyorum  o dakikadan sonra kendimi. Ruhumu teslim ediyorum deliliğime. Tekrar biniyorum şirin bal kabağından yapılmış arabaya ve ''Sür'' diyorum palyaçoya. ''Gidelim'' diyorum ''Üstünde ay çiçekleri  olan topraklara. Artık kasvette bürünmüş ucube odalara kapanıp aşk acısı çekmek yok. Muhtaç olmadığın halde aşk dilenmek de. Aldırış etmeden insanların iğneleyici bakışlarına beni ben gibi yaşayacak ruhum. Şarkılar söyleyecek, resimler çizecek, sek sek oynayıp kaçmış çorabımın arasından bakacağım dünyaya. Biraz daha olgunlaşınca ruhumu teslim edeceğim elinde camdan ayakkabıyla beni arayan adama''.
       


                       
   Yok yok ağlamıyorum, gözüme "kurall" kaçtı! Bu güzel yazısı için kurall'a çok teşekkür ediyorum, beni çok mutlu etti! Hoşça, sağlıkla, mutlulukla kalın!


Kurall'ın blog adresi;
http://karpuuz.blogspot.com.tr/ 

26 May 2016

Bir fasulye severin dramı

   Herkese benden kocaman bir MERHABA yeniden! Dünkü umut dolu yazının ardından bugün size belki birazcık karamsar bir şeyler yazacakken bir şey oldu! Ne oldu? Fasulye ayıkladım! Fasulye ayıklarken böyle dertlerimi de ayıklıyorum hayatımdan, iyi geliyor.

   Evde babamla ikimiz kaldığımızdan beri bu evrendeki en önemli ve tek görevimin fasulye ayıklamak olduğunu düşünüyorum. Tam böyle derse oturacağım pat bir telefon: "Cansu dolapta fasulye var. Ben gelene kadar ayıklar mısın? Akşam gelince yemek yaparım, yarına hazır olur." Hiç sormak yok, dersin var mı, müsait misin diye. Ama söz konusu fasulye olunca boynumuz kıldan ince ne yapalım. En sevdiğim yemektir kendisi, o yüzden bir şey diyemiyorum.
            


   Bildiğiniz gibi bu aralar final haftam ve yarın da önemli bir dersimden sınavım var. Yine ne oldu? Tabi ki fasulye ayıkladım. Evrende fasulye ayıklamaktan önemli hiçbir şey olamaz zaten. Daha yeni başladığım için bu işe, birazcık yavaşım. Küçükken babaannemi izlerdim hep fasulye ayıklarken (sırf fasulye ayıklarken de değil her türlü yemeği yaparken.). Öyle bir ayıklardı ki bıçağı kaldırmadan, tek seferde. Fasulyenin şeklini görebilirdiniz. Sonra da elinde fasulyenin büyüklüğüne göre ikiye ya da üçe bölerdi. Küçükken bu elde soyma-doğrama işlerini çok havalı bulurdum. Ben de öyle soymaya başlarsam büyük aşçı olurum derdim. Çünkü tahta olmadan soyamazdım, doğrayamazdım. Ne oldu? Şimdi elimde doğruyorum da ne değişti? Doğru dürüst yemek bile yapamıyorum.

   Neyse efendim, devam ediyorum fasulye ayıklamaya. Yeri geliyor üçe bölüyorum, yeri geliyor ikiye. İzlediklerimin ışığında yapıyorum ne yapıyorsam. Sonra halam diyor, "Cansu çık sandalyeye, şu kabı al." Ailenin selvi boylu al yazmalısı olduğum için bu işler hep bana kalır. (Tabi kadınların içinde! :) O sandalyeye çıkarken terlikler çıkarılır. Neden? Öyle görülmüş babaanneden de ondan. Sonra su içiyorum ama şişeden. Hem daha kolay hem su tozlanmıyor. Bardaktan içeceksem de o bardağın üstüne bir çay tabağı konur. Neden? Öyle görmüşüm çünkü, o tabağı koymasam o bardaktan su içemem bir daha, tozlu gelir, pis gelir bardak bana. Halam bulaşık makinesini çalıştırıyor, bir dakika bile geçmeden tekrar açıp içine bir kaşık daha koyuyor. İşte bizim ailedeki kadınların huyu. Bırak rahatça çalışsın makine. Ama yok illa açılacak, o kaşık konulacak. Bakmayın böyle dediğime, güldüğüme. Bir evin işlerini tamamen üstlenince ben de öyle olacağım muhtemelen. Neden mi? Çünkü öyle gördüm.
            


   Velhasılıkelam, insan aileden ne görüyorsa ister istemez benimsiyor onu. Farkında olmadan kazanıyor o alışkanlığı. Zaman geçtikçe ben de fasulyeyi babaannem gibi ayıklayabileceğim. Elim alışmış olacak, tecrübe etmiş olacağım. Ama illa o fasulye ayıklanacak! Dünyadaki en önemli görevim o çünkü!

   Hepinize kucak dolusu sevgiler. Hoşça, sağlıkla, mutlulukla ve fasulyeyle kalın efendim! :)

25 May 2016

Bir tutam umut, iki kaşık sevgi

   Karşınızda yine ben! Kocaman bir merhaba herkese. (Merhaba demeyi çok seviyorum sanırım. :) Bugün içimde kocaman bir yazma isteği var. Bu aralar çok sık yazdığım özel defterime upuzun bir yazı yazmama rağmen içimdeki istek bitmedi. Ben de bu fırsatı kaçırmadan bilgisayarın başına oturayım dedim. İşte geldim, buradayım!

   Dünkü günlük misali yazımı çok sevdim. Baya keyif aldım yazarken. Bugün de biraz günlük gibi, biraz genel bir şey yazayım diyorum. Bakalım nasıl bir şey çıkacak ortaya? Aklımdakilerin ne kadarını sizlerle paylaşabileceğim? O zaman hemen başlayalım, çok heyecanlıyım, sabırsızım!
            


   Bu aralar içimdeki umut hiç olmadığı kadar güçlü ve parlak. Sanırım bunda ne istediğimi keşfetmemin de etkisi büyük. Bir de en çok istediğim şeyin olma ihtimali arttı! Bunun ne olduğunu size şimdilik söylemeyeceğim. Biraz da siz merak edin! :) Olunca dayanamaz yazarım zaten.

   Tam bu noktada aklıma bir soru geldi: "Acaba kendimi iyi hissettiğim için mi içimdeki umut bu kadar güçlendi yoksa umudum güçlendiği için mi kendimi bu kadar iyi hissediyorum?" Ay durup dururken nereden çıkardın bu soruyu şimdi demeyin. Çünkü cevap hayatımız için büyük bir önem taşıyor bence. Biraz düşündüm ve şunu fark ettim, kendimi iyi hissettikçe içimdeki umut arttı. Bir yandan da umudum yeşerdikçe kendimi daha mutlu hissettim. Yani aslında ikisi çok bağlantılı şeylermiş ve birbirlerini çok fena tetikliyorlarmış. Yani en azından bende öyle oldu, ben onu gözlemledim. Sizin fikirlerinizi de merak etmiyorum desem yalan olur. (Ay ne meraklıyım he. Ama bunlar hep kedi olduğum için! :) Fikirlerinizi benimle paylaşırsanız mutluluğuma mutluluk katmış olursunuz. Farklı fikirler duymayı, farklı bakış açıları edinmeyi her zaman sevmişimdir.
            

   Bir şeyi uzattıkça uzatmasam olmaz değil mi? Huyum kurusun. Seviyorum uzun uzun konuşmayı, ne yapayım? Neyse konuyu dağıtmayayım şimdi. Defterime yazı yazarken fark ettiğim bir şeyi sizinle paylaşacağım. Aslında hepimiz biliyoruz, belki de bildiğimizi sanıyoruz ama bilmiyoruz. Ah şu insanoğlu!

   Neyse efendim, fark ettiğim şeyi, daha doğrusu unuttuğumuz şeyi söylüyorum size. Hazır mısınız? Değer bilmek. Sizi gerçekten seven ve ne olursa olsun yanınızda olan insanların değerini bilmek. Saatlerce saçmalasanız da, aynı şeylerden şikayet edip dursanız da sizi sabırla dinleyen ve size yardım etmek için her yolu deneyen insanların kıymetini bilin. Son zamanlarda içimi kime dökeceğimi bilmiyordum. Malum sınav zamanı, herkes yoğun tabi. İnsanlar sınavlarıyla cebelleşirken oturup beni mi dinleyecekler? Ben böyle düşünüyordum ama yanılmışım. Böyle zor zamanlarınızda kimin gerçekten dostunuz olduğunu anlıyorsunuz sanırım. Ama özellikle iki insan var ki kendimi iyi hissetmem için her şeyi yaptılar. Ağladığımda sakinleştirdiler, umutsuzluğa düştüğümde umudum oldular. Onların bu yaptığını hiçbir zaman unutmayacağım. Size buradan kocaman bir teşekkür yolluyorum, Azra ve Ozan. İyi ki varsınız! Tabi beni bir noktaya kadar dinleyenlere de teşekkür ederim. Herkesin sabır noktası farklı oluyor sanırım. Konudan çok sapmayayım. Benim yanımda kimse olmasaydı da bir şekilde toparlanırdım, buraya yazardım, en kötü sizin başınızı şişirirdim. :) Ama bu kadar hızlı bir şekilde kendimi iyi hissedemezdim herhalde. Birilerinin desteği çok iyi geliyor insana. Yalnız olmadığını bilmek, hissetmek. O insanları kaybetmeyin. Öyle biri yok etrafımda demeyin. Belki de siz fark etmiyorsunuzdur? Size yardım etmek isteyen insanları itiyorsunuzdur? Ben daha önceden bilmiyordum onların benim yanımda olduğunu ama artık biliyorum! :)
          

   Son olarak sevdiğiniz insanların da değerini unutmayın sakın. Sevdiğinizi onlara söylemeyi, hissettirmeyi bırakmayın. "Seni seviyorum." diyebilmenin önemini öyle bir anladım ki şu son zamanlarda. Bazen insan karşısındakinin onu ne kadar çok sevdiğini bilse de duymak istiyor. İyi geliyor belki de duyunca. Bunu ona vermekten çekinmeyin. Sevgi paylaştıkça çoğalıyor gerçekten. Sevginizi paylaştıkça, sevginize tutundukça daha iyi hissediyorsunuz, daha güçlü oluyorsunuz.
          

   Umarım bir şeyleri hatırlatabilmişimdir size. Hepimizin bildiği ve sık sık tekrarladığı bir şey aslında ama bazen unutuyoruz. Kendimizi işimize/okulumuza ya da kendi dertlerimize öyle kaptırıyoruz ki o zamanlar sevginin değerini bildiğimizi sanıyorum ama aslında bilmiyoruz. Kalbinizden sevginin gücü, umudun ışığı hiçbir zaman eksik olmasın! Hepinize kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. Bir sonraki yazıma kadar hoşça, sağlıkla, huzurla kalın! 

24 May 2016

Günlük misali

   Herkese merhabalar! Bugün sizlere çok uzun bir yazı yazamayacağım, biraz günlük gibi bir yazı yazayım dedim. Beni fazla özlemeyin diye. :) İçim elvermiyor aslında sizden uzun süre ayrı kalmaya ama bu aralar sınavlardan fırsatım olmuyor. Az kaldı, bitsin, sizinleyim! :) 

   Neyse lafı fazla uzatmadan yazıma geçeyim. Bugün finallerim başladı. Hatta bu yazıyı size yolda yazıyorum. :) İlk sınavım ve ben bu yüzden biraz gerginim. Ama olsun iyi kötü yaparım bir şeyler. 

   Sınavım geç, sabah bol bol zamanım olsun diye erkenden uyandım. 9.02'ye alarmımı kurdum. (Niye 9 değil demeyin, tam saatlere alarm kuramıyorum. Öyle bir takıntım var. :) Uyandığımda böyle bir içim huzursuzdu, o kadar uyumama rağmen. Hatta alarmı kapatıp yeniden uyumayı bile düşündüm. Ama gece yatmadan önce sabah için plan yapmıştım: "Kalkıp kahvaltımı edecektim, pilatesimi yapacaktım sonra da duş alıp hazırlanacaktım." Belki de çok susadığım içindi huzursuzluğum çünkü su içince kendime geldim. Sabah uyandığınızda su içemiyorsanız, bir şekilde buna alışın, ne kadar dinç uyandığınızı, ne kadar çabuk kendinize geldiğinizi görünce şaşıracaksınız. :) 

   Neyse efendim konuyu uzatmayayım. Sonra kalktım bir güzel dün planladığım her şeyi yaptım. Bu bende öyle büyük bir mutluluk yarattı ki. Hava kapalı olmasına, sınavımın olmasına rağmen o kadar mutlu ve huzurluyum ki. Şu an kendimi her şeyi yapabilecek kadar güçlü ve enerjik hissediyorum. Otobüsü saniyelerle kaçırdığımda bile sinirlenmedim çünkü sinirlenecek bir şey yoktu ki ortada. Çok önemli değildi. Ben kendim mutlu ve huzurluyum ya o bana her şekilde yeter! :) Belki de uyumaya devam etseydim bu şekilde uyanamayacaktım. Bu kadar mutlu ve huzurlu olmayacaktım ve sınavım olduğu için diken üstünde bir gün geçirecektim, kim bilir.

   Yazımı bitirmeden önce küçük bir şey daha anlatmak istiyorum size. Geçen sene dil okulu için yurtdışına gittiğimde oda arkadaşım sürekli sızlanıp dururdu. Ay şu çıktı para harcadım, ay bu başıma geldi boşu boşuna param gitti ve daha bir çok şey. Sürekli halinden şikayetçiydi, mutsuzdu, umutsuzdu. Bir gün benim başıma da gelmeyen kalmadı. Sabah bir güzel hazırlandım, kursa gitmek için çıktım metroya bineceğim. Bir baktım ki metroyu kapatmışlar bomba ihbarıyla. Sonra odama döndüm. Birkaç saat sonra arkadaşımla gezmeye, alışverişe gitmeye karar verdik. Metroya gittik, açılmıştı. Bindik işte konuşuyoruz, gülüyoruz neyse ineceğimiz durağa geldik. Orada metrodan çıkarken de ulaşım kartınızı okutmanız gerekiyor. Bir baktım yok, düşürmüşüm. Arıyorum, arıyorum, bulamıyorum. Neyse bulmak ümidiyle geri döndüm, tabi bulamadım. Mecburen yeni bir tane almak zorunda kaldım. Tabi bunlar olurken ben yine gülüyorum, aman ne olacak ki diyorum. Tabi hiç sinirlenmiyorum desem yalan olur. Ama öyle çok uzun sürmüyordu, tekrar gülmeye başlıyordum. Neyse sonra odama geldim, elektrik yok. Telefonumun şarjı da azdı. Yine birazcık delirdim ama çok uzun sürmedi. Evren resmen beni sınıyordu. Ama ben ona boyun eğmemiştim. Gülümsememi, umursamazlığımı hiç kaybetmemiştim. Niye kaybedeyim ki? Peki ne oldu sonra, niye bunu anlattın diyeceksiniz. Benim o gün dışında başıma bir talihsizlik gelmedi ama oda arkadaşımın orada kaldığımız bir ay boyunca başına gelmeyenler kalmadı. 

   Özetlemem gerekirse kötü bakarsanız hayata hiçbir zaman güneş gülümsemez size. Zaten gülümsese bile siz fark etmezsiniz. Bırakın hayat size kötü şakalarını yapsın, gülün geçin. Çok fazla takmayın, yıpratmayın kendinizi. Bakın o zaman her şey daha güzel olmaya başlayacak. 

   Hepinize kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. Hayatınızdan güneş hiçbir zaman eksik olmasın. O güzel yüzünüz ne olursa olsun hep gülsün! Tekrar görüşünceye kadar mutlu, sağlıklı, pozitif kalın! İçinizdeki gücü keşfedin ve hayata meydan okuyun! 


19 May 2016

Yeni başlangıçlara...

   Herkese benden kocaman bir MERHABA! Yine uzun zamandır yazmadım, değil mi? Ah hayırsız ben! :) Peki ne yaptım son zamanlarda? (Ah başladı yine kendi hayatını anlatmaya demeden önce şans tanıyın bana. :)

   Yazıma devam etmeden önce sizden şu an gözlerinizi kapatıp 1-2 dakikalığına son bir haftanızı düşünmenizi istiyorum. Neler yaptınız, nasıl hissettiniz? Daha mı mutluydunuz yoksa her zamanki gibi miydi? Yapmak istediğiniz şeyleri yaptınız mı yoksa sıkıntıdan öldünüz mü? Şöyle kısacık bir değerlendirme yapın hadi! :) (Bu değerlendirmeyi her hafta hatta her gün yapabilirseniz kesinlikle çok etkili olur.)
        


   Kendinizi mutlu, huzurlu ve iyi hissettiğiniz bir haftaysa ne mutlu size! Her zamanki gibi sıradan bir hafta geçirenler, mutsuz olanlar bu yazım daha çok size! Bu küçücük ama önemli değerlendirmenin ardından başlayalım bakalım ben bu bir haftada ne yaptım, kendimi nasıl hissettim?

   Bundan önceki yazılardan da anlayacağız gibi son zamanlarda pek mutlu, iyimser değildim. Hatta kendi karanlığımı yaratmış, öylece yaşayıp gidiyordum. Ama son bir haftada çok şey değişti hayatımda ve değişmeye de devam ediyor. Bir haftayı küçümsemeyin, aslında bir şeyleri değiştirebileceğiniz ya da en azından değişim için adım atabileceğiniz kadar uzun bir zaman dilimi.

   Kötü geçen birkaç aydan sonra ilk defa yaşamanın ne kadar güzel olduğunu anladım bu son bir haftada. Kendimi daha rahat, daha mutlu hissettim. Kendime güvenim, gülüşüm, enerjim yerine geldi ya da tamamen olmasa da büyük çoğunluğu geldi diyelim. :) E, ne yaptın, hadi anlat diye geçiriyorsunuz içinizden belki ama ilk önce küçük bir şey anlatmak istiyorum size.

             


   Geçen sabah gördüğüm kötü bir rüya nedeniyle erkenden uyandım. Uyandığım zaman resmen canımın acıdığını hissettim hatta oturup tüm gün ağlamak istedim. Bir iki saati böyle mutsuz geçirdikten sonra durdum ve kendime dedim ki "Önünde iki seçeneğin var; ya bir rüyanın tüm gününü mahvetmesine izin verirsin ya da rüyanı bir kenara bırakıp güzel bir gün geçirmek için bir şeyler yaparsın." Tabi ki ikinci seçeneği seçtim. Kalktım yataktan, sonra kendime güzel bir kahvaltı hazırladım hatta hazırlarken de dans ettim bol bol. :) 

   Bunu niye anlattım? Çünkü olaylar sonucunda nasıl hissedeceğiniz tamamen sizin seçeneğiniz. Hangi yola adım attığınızla alakalı. Ben de özellikle son bir haftadır mutluluğa adım atıyorum. Mutlu olmak için, eski enerjime kavuşmak için bir nevi kendimi zorluyorum. Bunun için neler yaptım, sıra onlara geldi! :)


   Bir kere benim için düzen çok önemlidir. En önemlisi de uyku düzeni. Lisenin son iki senesi çok güzel bir düzenim vardı. Her şeyi yapmaya zamanım yetiyordu ve uykumu aldığım için de gün içerisinde enerjim yüksek oluyordu. Bu yüzden işe uykumu belirli bir düzene sokmaya çalışarak başladım. Henüz tam başarı sağlayamasam da büyük bir ilerleme katettim. Bu yüzden gün boyu daha mutluyum ve daha iyi hissediyorum (Tabi ki arada modum düşebiliyor ama bunlar eskisi kadar uzun sürmüyor. Hem onlar da işin tuzu biberi.:). Sonra gün içerisinde başka neler yapmak istediğimi düşündüm, hatta bir liste yaptım. Bunlar genelde eskiden yaptığım ama bir süredir göz ardı ettiğim şeylerdi. Tabi bu listedeki her şeyi hemen hayata geçirmek için uğraşmıyorum. Çünkü o zaman daha çok bunalırım. O yüzden öncelik sırasına koydum ve en çok istediğimi günlük yaşantıma katmaya başladım. Ne mi bu? Pilates. Hem ruhumun hem de vücudumun ihtiyacı olduğu şey. Pilates yaptıktan sonra müthiş bir enerji doluyor içime ve kendimi çok iyi hissediyorum. Hatta kendime olan güvenim daha çok artıyor. :) Bence herkesin hayatında spor olmalı. Hiçbir şey yapamıyorsanız bile çıkın 1-2 saat yürüyün. O bile o kadar iyi geliyor ki insana.
           

   Finallerim yaklaştığı için diğerlerini finallerden sonraya bıraktım. Bunlar eskisi gibi kitaplara gömülmek, Derin'ime (bilmeyenler için söyleyeyim, yan flütüm) yeniden başlamak, doyasıya gezmek...

   Kısa bir özet geçmem gerekirse hayatımda ne olmasını istiyorsam onları yavaş yavaş hayatıma katıyorum. Bu beni daha iyi hissettiriyor. Mutlaka okul/iş ve sosyal hayatınız dışında kendinize zaman ayırın. Kendinizi dinleyin, ruhunuzu besleyin ve bu mümkünse telefonunuzdan, bilgisayarınızdan uzak bir zaman dilimi ayırın kendinize. Müzik falan dinleyecekseniz başka tabi. :) Ve belki de en önemlisi oturup saatlerce düşünmeyin. Düşünme süresini ne kadar uzatırsanız o kadar karamsar bakmaya başlıyorsunuz çünkü. Yeniden söylüyorum, hayatı güzelleştirmek sizin elinizde!

   Son olarak sizlerle buluşma süremi bu kadar uzatma nedenim kötümser bir şey yazmak istememden kaynaklanıyor. Yeterince içimiz karanlık, daha fazla karartmaya ne gerek var ki?

   Hepinize musmutlu, huzurlu ve güzel günler diliyorum. Daha sakin, daha mutlu bir hayata adım atmak için geç değil. Yeter ki isteyin! Bir sonraki yazımda görüşünceye kadar hoşça, sağlıkla, mutlulukla kalın! Unutmayın, hiç kimse ve hiçbir şey sizden daha önemli değil!

6 May 2016

Bir vedanın ardından...

   Uzun zaman sonra inanmıştım her şeyin farklı olacağına. Sevdiğin kişinin seni de sevebildiğine, aşka inanmıştım. Taş kesmiş kalbim uzun zamandan sonra birazcık ısınmıştı. Bana yaklaşmak isteyenlere ördüğüm duvarı ilk kez kaldırmıştım. İçimdeki kırılgan küçük kızı ilk defa birinin sevmesine izin vermiştim uzun bir aradan sonra. Sevginin tüm engelleri aşabileceğini düşünüyordum. İlk defa birinin her anında yanında olmak istemiştim; mutluluğunda, üzüntüsünde, kızgınlığında.

   Bir gün bir arkadaşım bana "Hayatımın aşkını, bunalımda olduğum için kaybetmiştim. Şimdi o kadar pişmanım ki."demişti. Aynı şeyi sevdiğime yapmayacağıma söz vermiştim. Elimden geldiğince yanında olacağıma, ona destek olacağıma, sevilmediğini hissettiği anlarda sevgimi gösterip onu biraz mutlu edeceğime... Ama karşınızdaki sizi sürekli itiyorsa onun yanında nasıl olabilirsiniz ki? Yaşadıklarınızın tüm sorumlusu sizmişsiniz gibi davranıyorsa nasıl destek olabilirsiniz ona? Siz onun en ufacık bir derdini bile dinlemeye hazırken o sizin derdinize sırt çevirdiğinde nasıl dayanabilirsiniz? Sizin sahip olduklarınızı kıskanıp size sahip olmanın değerini unutan birine nasıl inanabilirsiniz?

   Uzun zamandan sonra hissettiğim o mucizevi duyguların yerini yavaş yavaş kızgınlık, kırgınlık, üzüntü almaya başlamıştı. Bunu düzeltmek için her şeyi yapmaya hazırdım. Kendi açımdan sorunları her söylediğimde bir savunma, bir kabullenememe görüyordum. Benim üzülmeme dayanamayan adam resmen beni kırmak için elinden ne geliyorsa yapar olmuştu. Sabrettim, hemen pes etmedim. Sevmem zaten pes etmeyi genel olarak. Geçecek dedim kendime en güçsüz olduğum anlarda. Geçince her şey çok güzel olacak, unutacaksın bu günleri diye tekrarlayıp durdum içimden.

   Ne mi oldu? Her şey her geçen gün daha da dönülmez bir hal aldı. Gittikçe daha da kötüleşmeye başladı her şey. Tek tutunduğum şey sevgimdi. Geçmişteki güzel anlar bile yeterli gelmiyordu bana. Ama artık bir karar vermem gerekiyordu. Ya kırılmaya devam edecektim ya da zor da olsa gidecektim. İkinciyi seçmemek için her şeyi söyledim kendime. Tüm bahaneleri, tüm yaşanmışlıkları... Yetmiyordu ama hiçbiri beni ikna etmeye. Yapılacak olan belliydi ama o gücü bir türlü bulamıyordum kendimde.

   Ne zaman tamam artık bitti desem kendime kızıyordum "Hani seviyordun, ne oldu o sevgiye?" diye. Sanki sevgime ihanet ediyormuşum gibi hissediyordum. Ben de istemiyordum gitmeyi hem de bu kadar severken gitmeyi hiç istemiyordum ama başka yol görünmüyordu artık. Bana hiçbir şekilde tahammül edemeyen birine daha fazla katlanmak istemiyordum.


   En sonunda içimde birazcık o gücü bulabilmiştim. Bana söyledikleri artık katlanamayacağım hale gelmişti. Zorlanarak da olsa ağlayarak da olsa söylemiştim ayrılmak istediğimi. Nedenlerini de söylemiştim, aslında ayrılmak istemediğimi de. Sonrasında benden biraz zaman istediğini, neden böyle olduğunu düşüneceğini ve tamir edebiliyorsa tamir edeceğini söylemişti. Hatasını anladığını ve ayrılmak istemediğini sandım. Ne kadar da salağım!

   Birkaç gün sonra ben kendi hatalarımı fark ettiğimi yazmak istedim ve yazdım da. Ama eskiden "Seni çok seviyorum ben. Sen gidersen yarım kalırım." diyen insan gitmiş yerine ayrıldığı için mutlu olmuş, hafiflemiş, rahatlamış biri gelmişti. Tamam oturup ağlamasını beklemiyordum ama böyle bir şeyi de düşünememiştim. Benimde hatalarım oldu ama hatasız insan olmaz ki. Hepsini de onu çok sevdiğim, iyi olmasını istediğim için yaptım. Demek ki yapmamak gerekiyormuş.

   Her şeye rağmen ona çok kırılsam da kızsam da canımı çok acıtsa da onu seviyorum. İleride ne olur bilemiyorum ama şu an bu durumu değiştiremem. Her şeye rağmen bana yaşattığı güzel anlar için ona teşekkür ederim. Beni sevdiği, önemsediği zamanları hep sevgiyle, özlemle anacağım. Umarım aynı şeyi o da yapar.

        

4 May 2016

ilk önce sakinlik!

   Merhabalar! Uzun bir aradan sonra tekrar karşınızdayım. Yazmayı mı bıraktı diye düşünenleriniz olmuş olabilir ama bu aralar keyfim yoktu, yazasım gelmedi. Bu yazıyı yazarken daha rahatım, sakinim ve birazcık mutluyum. Nedeni ise yakın zamanda keşfettiğim bir şarkı. Yazımı okurken benim için mucizevi olan bu şarkıyı (bende ilaç gibi bir etki yaratıyor.) dinleyebilirsiniz. Hadi başlayalım! :) 

   Tık! 


   Sakin kalabilmek hayatımızın hemen hemen her alanında çok önemlidir. Çünkü çok üzüldüğümüzde, kızdığımızda yanlış kararlar verebiliriz. Hayatımız boyunca pişman olacağımız şeyler yapabiliriz. Ben bu yüzden çok hata yaptım. Çok kırıldığım, çok sinirlendiğim zamanlarda yapmamam gereken şeyler yaptım, söylememem gereken şeyleri söyledim. Şimdi geriye dönüp baktığımda keşke biraz sakinleşip kendimi dinleseydim önce diyorum. Ondan sonra adam akıllı düşünüp ona göre bir yol çizseydim. Ama ne yazık ki bunu düzeltebilecek bir zaman makinesi yok elimde. Bu yüzden sevdiğim insanları kaybettim, kaybetmeye de devam ediyorum. Yakın zamanda bir şeyi anladım, artık böyle olmayacağım ve bunu değiştirmek için elimden geleni yapacağım. Misal beni, duyduğum anda sakinleştiren bu şarkıyı açacağım ilk iş. Bir şekilde aşırıya kaçan duygularımı kontrol etmeyi öğreneceğim. Eğer başarırsam ileride bununla ilgili de bir yazı yazarım sizlere. :)


   Birkaç yıl öncesine kadar küçücük bir hataya bile tahammül edemiyordum. Fazla mükemmeliyetçi bir yapım var ne yazık ki. Kendi hatalarıma bile katlanamıyordum. Sonra dedim ki kendime hata yapmadan bir şeyleri öğrenemem. İnsanız hata yapmamız çok doğal ama önemli ve zor olan o hataları anlayışla karşılayabilmek. Şimdi arada sırada yine tahammülsüzlük etsem de eski halime göre çok daha iyiyim bu konuda ve mutluyum.

   Son birkaç aydır zor zamanlardan geçiyorum. Her şeyi sorgular, her konuda bir karara varmam gerektiğini hisseder oldum. Eskisi kadar umutlu, mutlu değildim. Her konuda farklı bakış açısı geliştirmeye çalışan ben, tek bir noktaya odaklanıp kalmıştım. Işığı göremez olmuştum, sürekli bir negatiflik yayıyordum ki genelde enerjisini insanlara bulaştıran biri olarak görülürdüm. Kendini kötü hisseden arkadaşlarım bana gelirdi ve birkaç saat sonra mutlu olurlardı. Ağlarken bile insanları neşelendirebiliyordum. Ama şimdi fark ettim ki karanlıkta boğulmak için çabalamışım. Kolaya kaçmışım bir nevi savaşmak yerine. Bu çukurdan da ancak sakin kalarak çıkabilirim. Kafamı boşaltıp bir süre bir şey düşünmeden. Sonra da bu durumu değiştirmek için çözüm yolları ararım. Bu yolda da beni seven, yanımda olmak isteyenleri oyunun dışında bırakmamam gerektiğini de anladım. Birazcık destek fena olmaz değil mi? :)
     

   Herkesin zor zamanları, anları olabilir. Hayat her zaman mükemmel gidecek diye bir şey yok. Ama böyle zamanlarda sakin kalıp düşünmeden bir karara varmamak lazım. Yanınızda olmak isteyen insanlara engel olmamak lazım. Hatamızı fark edip bir adım atmak çok önemli bir gelişme. Çevrenizde bir insan böyleyse ona karşı anlayışlı ve affedici olmak gerekir bu süreç bitene kadar. Tabi kendinizi yıpratmadan. Bir şeyleri düzeltmek için çabalayan bir insan varsa karşınızda hatalarını anlayıp özür dileyen ve bunu değiştirmek için çabalayan biriyse hiçbir şey için geç değildir. Herkes ikinci bir şansı hak eder, çok büyük bir şey yapmamışsa.
 

   Bu aralar öğrendiklerim, tecrübe ettiklerim bu şekilde. Benim düşüncelerim bu yönde değişti. Doğru veya yanlış olan yerleri elbette vardır bunu da bana zaman gösterecek. :)

   Siz böyle durumlarda ne yaparsınız? Nasıl bir yol izlersiniz? Farklı fikirler, farklı bakış açıları insanı her zaman geliştirir. Yorumlarınızı bekliyorum. Bu seferlik de benden bu kadar! En kısa zamanda tekrar blogumda buluşuruz umarım! :) O gün gelene kadar hoşça, sağlıkla, mutlulukla kalın! Sevdiklerinize sevdiğinizi söylemeyi ihmal etmeyin imkanınız varken! :)

19 Nis 2016

Solmuş bir çiçek

   Herkese merhaba! Keyifleriniz yerindedir umarım. Benimkiler bir gidiyor, bir geliyor. Dengem şaştı valla. :) 

   Bir evi ev yapan nedir sorusuna verdiğim yanıtlardan biridir çiçek. Tabi eşya, yaşayacak insan vs. dışında. Bir evde çiçek, bitki yetiştirilmiyorsa o ev bana eksik geliyor. Boş bir evden, cansız bir evden farkı olmuyor benim için. Belki de çiçeklerin içinde büyüdüğüm ve çiçekleri çok sevdiğim içindir. (Tabi ki dalındaki çiçekleri severim!) 
       

   Bir çiçeğe bakmak, yetiştirmek zor ama bir o kadar keyiflidir. İlgi ve sevgi isterler, su isterler ve ağızları olmadığı için ya da hareket kabiliyetleri sınırlı olduğu için bu istekleri dile getiremezler, gösteremezler. Ama sevginizi ve ilginizi ona verirseniz bir de bulunduğu ortam onun için uygunsa çiçeklerinin coşkusuyla size karşılık verirler. Ama siz suyunu, sevgisini ihmal ederseniz önce solmaya başlar. Eğer fark edip bir şeyler yapmazsanız en sonunda da ölür. 


   Modernleşen dünyayla beraber insanlarda daha çok bireyselcilik ön plana çıktı. Rekabet ortamının artmasıyla birlikte insanlar sadece kendini düşünür oldu. Başka bir canlıyı düşünmeyi bırakın ailesini, arkadaşlarını düşünmez bir hale geldi insan dediğimiz varlık. Çoğu ilişkisini çıkar üstüne kurmaya, her davranıştan bir karşılık beklemeye başladı. Hızlı akan dünyaya ayak uydurmak için birçok şeyden vazgeçti. Para hırsı sevginin, mutluluğun önüne geçti. Öyle ki sadece parayla mutlu olabileceğini ya da parayla her şeyi satın alabileceğini sanan insanlar çıktı ortaya. Öyle bir düzen ortaya çıktı ki bu düzene karşı gelseniz bile bu düzenin bir parçası olmaktan vazgeçemiyorsunuz. Hayattaki her şey tüketim üzerine kurulur oldu. Tüketmeyen insan kendini mutsuz ve eksik hissetmeye başladı. Hatta bu tüketim tutkusu insan ilişkilerine de sıçradı. Bir insanı çok çabuk tüketebilir hale geldik. Çünkü önemli olan her zaman insanın kendisi. O kişinin olup olmaması çok umrumuzda değil. 

   Şimdi diyeceksiniz ki iyi güzel hoş diyorsun da çiçekten bahsederken bu modern dünyanın derdini niye anlatıyorsun? Buna, modern dünyanın getirdiği iyi bir şeyi belirtip devam edeceğim. Bireyselciliğin artmasıyla birlikte insanlar kendini önemsemeye ve kendinin farkında olmaya başladı. Aslında bu çok iyi ve önemli bir adım ama her şeyde olduğu gibi bunun da fazlası insanın kendisine zarar verir. Nasıl mı? Düzenin şartlarını yerine getiremeyecek hale gelen insan, düzen tarafından ekarte edilir ve bu insana acı verir. Kendini aşırı derecede ön planda tutmuş bir birey, çevresindeki insanlarla ilgilenmediği için onlara zaman ve emek harcamadığı için yalnız kalır. Bu durumda hem insanlar onu gözden çıkarmıştır, hem de düzen. Bu insan gittikçe mutsuz olmaya, yaşamın anlamını kaybetmeye başlar. 
             

   Eğer siz etrafınızdaki insanlara sevginizi, ilginizi göstermezseniz o çiçek gibi çevrenizdekiler solar ve bir gün gider. Zamanla bu yüzden siz de solarsınız. İnsan sosyal bir varlıktır ve çevresinde birilerinin olmasına ihtiyaç duyar. Bazıları ailelerini ister, bazıları arkadaşlarını, dostlarını, bazıları ise sevdiği bir insanı. 

   Hâlâ zamanınız varken yanınızda isteyeceğiniz insanlara sevginizi, ilginizi göstermeyi, emek harcamayı ihmal etmeyin. Her şey için çok geç olduğunda pişman oluyorsunuz. Hayatın karmaşasından bir anlığına kurtulup sevdiğiniz insanlara zaman ayırın. Bu size de çok iyi gelecektir, inanın bana. 


   Sevgi ve mutluluk her daim kalbinizde, hayatınızda olsun. Kendinize çok dikkat edin. Bir sonraki yazıma kadar hoşça ve sağlıkla kalın! :)

13 Nis 2016

Boşa kürek çekmek

   Merhabalar herkese! Umarım iyisinizdir, mutlusunuzdur ve baharın enerjisini içinizde buluyorsunuzdur. Hiçbir şey için kendinizi üzmeyin, sizden değerli bir şey yok çünkü hayatta, bunu unutmayın. :)

   Bazen ortada hiçbir sebep yokken üzgün olabiliyoruz ya da durup dururken hıçkıra hıçkıra ağlayabiliyoruz. Ortada bir sorun yokken sorun varmış gibi algılayabiliyoruz. Neden mi? Benim açımdan bunun nedeni beklenti. Biraz daha açacak olursak karşımızdakinden birtakım davranışlar, sözler bekleyip onları yapmadığı takdirde hayal kırıklığına uğramamız. Bu aslında çok tehlikeli bir durumdur çünkü beklenti içindeyken karşı tarafın davranışlarını tam anlamıyla fark edemeyebiliriz. Ne demek istiyorum, bir örnekle daha iyi anlatırım sanırım. Siz karşınızdakinden sizi sevdiğini, önemsediği duymak istiyorsunuz ama o size bunu söylemiyor ve siz bu yüzden hayal kırıklığı yaşıyorsunuz. O size sizi sevdiğini gösteren sözler söyleyebilir ya da davranışlarda bulunabilir. Hayatında alacağı bir karar hakkında sizden fikir alabilir ve sizinle bu konuda konuşabilir. Aslında bu sizi önemsediğini, fikirlerinizin onun için değerli olduğu anlamına gelir ama siz bunu duymak konusunda beklentiye girdiğinizde bunu fark edemeyebilirsiniz. Bana beni ne kadar çok önemsediğini söylemedi o zaman beni önemsemiyor diye düşünmeye başlayabilirsiniz. Bu sefer farkında olmadan siz ona bu şekilde davranmaya başlayacaksınız. O da sizin onun hakkında düşündüklerinizi sizin için hissetmeye başlayacak ve bu böyle bir kısır döngüye girecektir.

   Geçen gün bir arkadaşımla sohbet ederken bu konuya değindik ve ikimiz de bir şeylerin farkına vardık. Mesela arkadaşım sevgilisinin onu sevmediğini düşünüyordu bir zamanlar ve bana dedi ki belki de ben ondan bir şeyler beklediğim için bunu ona yansıtamıyorumdur ve onun bana sevgi dolu davranışlarını görmek istemiyorumdur. Düşününce çok mantıklı geldi ki zaten arkadaşım ondan bir şeyler beklemekten vazgeçtiğinde her şeyi görmeye, fark etmeye başlamış. Aynı şeyi kendim için düşündüm. Son zamanlarda sevgilimi bana uzak hissederdim ama sonra fark ettim ki ona uzak davranıp bu uzaklığı yaratan benmişim. Benim onun için düşündüklerimi o bana daha önce söylemiş ve ben bunun farkına varamamışım. Bunun nedeni tabi ki tahmin edebileceğiniz gibi bir şeyler beklemem.


   Karşı taraftan bir şeyler beklemek tabi ki doğal bir şey ama bunun dengesini kuramayıp abartmak bir ilişkiyi tehlikeye sokabilir. Ortada bir şey yokken varmış gibi davranmanıza sebep olabilir. Bir şeyler bekleyin ama bunu abartmayın ve son olarak arkadaşımın da bana dediği gibi seviyorsanız, değer veriyorsanız bunu göstermek için sırf ondan bir şeylerin gelmesini beklemeyin. Çıkar ilişkisi değilse tabi ilişkiniz.
   


   Bugünlük de benden bu kadar! Umarım sizi sıkmamışımdır. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz, benimle paylaşırsanız çok mutlu olurum. Hepinize mutlu ve pozitif günler diliyorum. Hoşça kalın!

9 Nis 2016

Kırgın bir kalp

   Kırılganımdır ben, çok çabuk alınırım. Hatta belki biraz abartırım. Defalarca kırılmış kalbim. Birleştirdiğim yerlerden sızıntı yapıyor, ne gelir ki elimden? Benim de kırgınlıklarım yok mu diyeceksin bana. Ama deme, var biliyorum. Ama her insanın tamir olma süresi aynı değil ki ya da verdiği tepkiler, davranışlar. Hem herkes aynı olsaydı bu kadar farklı karakter olur muydu? Herkes hayat savaşından farklı korunuyor işte. Suçlama beni o yüzden.
  



   Hem seni sevmesem, sana kırılır mıyım hiç? İnsan sevmediği biri için, bir şey için acıtır mı canını? Sinirlenme bana hemen.  Anlamaya çalış. Anlamasan da gelme üstüme. Geçince alınganlık rüzgarım, sorarsın hesabını. Ama birazcık bekle, tamam mı? Derin nefes al, sakin ol. Gönlümü almaya çalış. Bir, iki, üç direnirim ama yumuşarım sonra sana. Kırgın kalabilir miyim sanıyorsun uzun süre? Birazcık zaman tanı, bak nasıl unuttururum o hallerimi sana.

                  



   Kafam dolu oluyor, yanlış anlayabiliyorum söylediklerini ya da meşgul oluyorum, tam ilgimi veremediğim için gerçekten ne demek istediğini fark edemiyorum. Ya da alınganlık krizine girmişimdir, moralim bozuktur, keyfim yoktur. Gerçekten alınabileceğim bir şey söylemediysen, yapmadıysan vardır bir sebebi işte. Seninle ilgili değil bunlar. Alıcıdan kaynaklı. Birkaç ayarı değiştirirsen yine eskisi gibi olurum ki ben. Tabi derin bir nefes alıp sakin olursan.

   Elbet iyileşeceğim, hep yaralı kalmayacağım ki. Sadece biraz sabırlı ol, olur mu?

7 Nis 2016

Hep aranan formül


   Karşınızda yine ben! Bir haftayı geçti son yazımın üstünden, farkındayım. Halbuki bu işe başlarken bu kadar uzun aralar vermeyecektim ama çok yoğun günler geçirdim. 24 saat bile yetmiyordu neredeyse. :) Yüküm birazcık hafifler hafiflemez aldım sazı elime ve başlıyorum yazmaya!

                    



  Herkese göre değişir mutluluğun tanımı. Kimine küçük bir gülümseme yeterken, kimine dünyayı versen az gelir. Her insan bilemez mutluluğu. Bildiğini zanneder o kadar. Mutlu olmak da ayrı bir sanattır bana göre.

             



   Genel olarak mutsuzluğu sevmeyen bir insanım. Bu yüzden dertten, üzüntüden kahrolurken birdenbire gülmeye, kendimi iyi hissetmeye başlayabiliyorum. Sevdiğim birkaç şarkıyı açıyorum, imkanım varsa bir kedi bulup onunla oynuyorum, (kedi sahiplenmeme izin yok.) eğer imkanım yoksa internetten şapsal kedi videoları izliyorum. Okuduğum kitabın içinde kayboluyorum bazen de. Büyüklere boyama kitapları çıktığından beri boyama yapıyorum kimi zaman kafamı dağıtmak için. Eskiden bir dostum vardı, Derin, yan flütüm, onu çalardım ama uzun zamandır alamadım elime, küsmüş o da bana. Bazen de bunların hiçbirini yapmak istemem, uyurum.



   Şunları yaparım, bunları yaparım listesi uzayıp gider. Daha buraya yazmadığım bir sürü şey var oysaki. Şanslı olanlar bunlarmış ki bunları yazmışım. :) Neyse efendim, insan mutlu olmak istedikten sonra bir şekilde mutlu olmayı başarabiliyor. Ben kendi açımdan söyleyeyim, mutsuz olmaya dayanamıyorum. Beni mutsuz eden şey her neyse ondan kaçıp kurtulmak istiyorum. Alışmamışım ki mutsuzluğa. Bebekliğimden belliymiş bu. Bir sürü fotoğrafım var ama ağladığım, kocaman gülmediğim fotoğrafların sayısı bir elin parmağını geçmez. (Tabi uyurken çekilenleri saymıyorum.) Mutsuzlukların içinde bile bir şekilde mutlu olmayı bildim ve sanırım en sevdiğim özelliğim de bu. Küçücük şeylerden bile mutlu olabilmek gerekiyor bana göre. Hep kötümser olunca her şey öyle ters gidiyor, istemediğin ne varsa geliyor başına. Çevremde birçok kez tanık oldum buna. Kötü şeyler birbirini çekiyor sanırım.
       



   Hazır havalar ısınmaya başlamışken, bahar kendini hissettiriyorken arkanızda bırakın kışın o soğuk, kasvetli havasını, ruh halini. Yeni başlayan güne kocaman bir gülümsemeyle uyanın. Açın camınızı, derin bir nefes alın. Yolda yürürken gördüğünüz çiçekleri durup bir bakın. İnsanın içine bir mutluluk dalgası yayıyorlar bence. Güneşin hafif yakıcı sıcağını tümüyle hissedin içinizde. Kuşların cıvıltısının kalp atışlarınıza karışmasına izin verir birkaç dakikalığına. Hayatı durduramasanız bile birkaç dakika olsa da ara verin hayatın karmaşasına, yoruculuğuna ve doğaya kulak verin. Bir kedinin başını okşayın ya da bir köpeğin. İçiniz sevgi doldukça mutluluğunuz artacaktır. Bu yüzden her şeyden önce aynaya bakın ve gördüğünüz insanı sevin. Sevginin temeli kendini sevmekle başlar her zaman.
    


   Daha fazla kendimi kaptırmadan sözlerimi burada sonlandırsam iyi olur sanırım. Baharın gelişiyle birlikte hepinize cıvıl cıvıl, mutluluk ve sevgi dolu günler diliyorum. Baharı içinizde de yaşamayı unutmayın! Kendinize çok cici bakın ve bir dahaki yazıma kadar hoşça, sağlıkla, mutlulukla kalın!
   

30 Mar 2016

Kaybolmuş bir ruh

  Yorgunum bu aralar. Hem de o kadar yorgunum ki... Haftalarca, aylarca dinlenmeye ihtiyacım var. Kafamı boşaltmaya, huzur dolmaya... Böyle sessiz, sakin bir sahil kasabasında kendime gelene kadar yaşasam ya da ıssız, kimsesiz bir adada. Yani deniz olacak her türlü. İstanbul'a biraz olsun katlanabilme sebebim, boğaz. Tabi yakından bakmayacaksınız, o zaman içiniz acıyor, üzülüyorsunuz.



  Eskiden yani küçükken bir derdim, bir sorunum olduğunda üzerine gitmez, unutmak için bir şeylerle ilgilenirdim. Zamanla anladım ki o zaman o dertler, sorunlar daha çok sıkıyor canınızı, daha çok acıtıyor yüreğinizi. Bu yüzden daha sonra üstüne gitmeye başladım onların. İlk başlarda her şey güzeldi ama sonra çok düşünmeye ve kafama çok takmaya başladım. Uykularım kaçacak kadar, neredeyse hasta olacak kadar. Bir gün yine kafamı yiyen dertlerim olduğunda aldım elime kalemi, kağıdı başladım yazmaya. Bir bakmışım ki soluksuz sayfalarca yazmışım, içimde ne varsa dökmüşüm kağıda. Biraz da rahatlamıştım tabi. O zamandan beri ne zaman içimdeki dertler yük olmaya başlasa alırım kağıdı, kalemi yazarım durmaksızın. Bu konuda biraz eski kafalıyım sanırım. Kalemle yazmadan rahatlayamıyorum. Dokunmatik ekran, tuşlar aynı tadı vermiyor bana. Kitapta da öyle ya da herhangi bir yazıda da okuyamıyorum ekrandan.



   Neyse daha sonraları bir yöntem daha keşfettim dertlerimi atmak için, denize bırakmak. Korkmayın canım kağıda yazıp denize atıp kirletmiyorum. Kafamdan gönderiyorum sanki somut bir nesneymişçesine. Bunu lise zamanlarımda keşfettim. Tabi lisemin konumu da buna yardım etti. Canım sıkkın olduğu zaman daha kimseler gelmeden okula, boğaza karşı bir bankta otururdum. Bir kulağıma kulaklık takardım ve hafif bir de müzik açardım. Sesi de son derece kısık olurdu. Sanki rüzgar uzaklardan bir yerden getiriyormuş gibi hissederdim. Bir süre denize, Anadolu Yakası'na, Kız Kulesi'ne bakar, sonra da gözlerimi kapardım Orhan Veli misali. Saçımın rüzgarda uçuşunu, rüzgarın tenime değişini ve tüylerimin ürpertisini hissederdim ta en derinden. Bir kulağımda dalgaların, kuşların bitmek bilmez sesi, diğerindeyse hafif bir müzik. Huzurun tanımı. Gözlerimi açtığımda kafamdaki dertler buharlaşmış ve ben, yeniden doğmuş olurdum.




   Boğazın bu denli rahatlatıcı etkisine rağmen üniversitede unuttum dostumu. Uzak olduğundan ya da derdimin olmamasından değil, sanırım kendime vakit ayırmanın anlamını unuttum. Üniversitenin o canlı, hareketli, yoğun hayatından mıdır nedir ruhumu beslemeyi unuttum, durup biraz kafamı dinlemeyi. Bu karmaşanın, gürültülü hayatın yanına sakin, sessiz, huzurlu geçen birkaç dakikayı es geçtim. Sanırım bunun acısını şimdi açıkça görüyorum. Belki bunda yakın zamanda yaşadığım bir kaybın da etkisi vardır, bilemiyorum. Ama tek bildiğim, kendimi soğuk bir suya öylece bırakmak istediğim. Hiçbir yere varma çabası olmadan, akıntı beni nereye götürürse oraya gitmek. Ya da köşeme çekilip sadece kitap okuyup müzik dinlemek ara sıra da ağlamak istiyorum.



   Ama ne yazık ki hayatın "durdur" butonu yok. Bir şekilde bir şeyler yaşanmaya devam ediyor, bizim yaşamaya gücümüz, enerjimiz olmasa bile. Ne olursa olsun kaybolduğum labirentten bir şekilde çıkmam lazım, kaybettiğim ruhumu bulup canlandırmam lazım. Sevmiyorum ben bu ruh halini. Sevmiyorum gülmeyen yüzümü, parlamayan gözlerimi. Doyasıya güldüğüm, şen şakrak konuştuğum, neşe dolu olduğum günler nerede şimdi? En yakın zamanda geri gelecekler mi? Fazla geç kalmayın, dayanacak gücüm kalmadı artık.

28 Mar 2016

Fedakarlık

   Herkese merhaba! Bir süredir yazamıyorum, kusuruma bakmayın, derslerim yoğun biraz bu aralar. Yoksa sizi unuttuğumdan değil!:) Nisan ortasına kadar çok yazamayabilirim, affınıza sığınıyorum. Ama fırsat buldukça yazacağım!

   Bu kadar konuyu uzattığın yeter ne diyeceksen söyle de gidelim, işimiz gücümüz var dediğinizi duyar gibi oldum. Tamam başlıyorum, kızmayın hemen! :)

   Fedakarlık, ilişkilerin olmazsa olmazlarındandır. Sırf insanlarla olan ilişkinizde de değil yaptığınız işle, hobiyle ilişkilerinizde de önemli bir yer tutar. Tabi bu tür ilişkilerde fedakarlık tek taraflıdır ama bir şekilde karşılığını alırsınız.

   Gelelim insan ilişkilerinde. Her şeyde olduğu gibi fedakarlığın fazlası da, yani artık kendinizden ödün verme aşamasına gelmek de, ilişkiler için yıpratıcıdır. Hele ki karşınızdaki bunu fark etmiyor ve önemsemiyorsa bir süre sonra sizi mutsuzluğa itebilir. Dengelenmesi ve tek taraflı olmaması çok önemlidir. 




   Bazı ilişkilerde fedakarlıkların karşılığı çok geç alınabilir ya da hiç alınmayabilir. Hangi ilişkilerde mi? Anne-babanın çocuğuna yaptığı fedakarlıklar. Eğer çocuk bunları fark ederse yetişkin bir birey olduğu zaman anne-babasının ihtiyacı olduğunda elinden gelen her şeyi yapacaktır, onu yalnız bırakmayacaktır. (Her evlat yapar bunu zaten demeyin. Ne yazık ki yapmayanlar da vardır.)




   Büyürken fedakarlık gören çocuk bunu fark ederse yaşadığı ilişkilerde de karşı taraftan bu fedakarlığı görmek ister. Tabi bunlar daha çok kız çocukları için fedakarlık yapan babaların veya erkek çocukları için fedakarlık yapan annelerin çocuklarında görülen bir durumdur. Yani en azından kendi hayatımdan ve gözlemlerimden bu sonucu çıkartıyorum. Beni karşılıksız seven ve benim için birçok fedakarlıkta bulunan bir babaya sahip olduğum için ilişkilerimde de bana böyle yaklaşan birisini arıyordum hep. (Bu yazımı da okuyorsan seni her şeyden çok seviyorum babacığım! Sen benim hep kahramanım olarak kalacaksın!) Ve sanırım buldum da o kişiyi.


  

   Herkes fedakarlık yapmaz ve herkes fedakarlığı önemsemez ya da beklemez. Ama benim fikrim aşırıya kaçmadan her türlü ilişki biçiminde karşılıklı olarak fedakarlık yapılmasıdır.

   Şimdilik benden bu kadar. Benim fedakarlık konusundaki düşüncelerim, gözlemlediklerim bunlar. Sizin düşüncelerinizi de merak ediyorum! Kendinize dikkat edin. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Hoşça kalın.